banner

DİDON KAFA

DİDON-

Tahsin Uzer, İmaret Mezarlığı, -Ayasofya Camii- DİDON KAFA

Benim yaşıtlarım, Emniyet Müdürlüğü binasının arkasında, yolun karşısında bulunan Hamza Paşa Camii mezarlığı önünden Trabzon Lisesi’ne ya da Sanat Okulu ve Ticaret Lisesi yönüne giderlerken veya dönerlerken hep onu görür okurdu. Hangi kara kaplı zihniyet/cahiliyet insanoğlunun o gerçeğini kaldırdı oradan bilemiyorum da, bir tabela dururdu, mezarlığın kuzey ucunda, önünden geçerken göz hizamızda, okurduk:

 

Dün sizin gibiydik, yarın bizim gibi olacaksınız

 

Gözlerim onu arıyor oradan geçerken, Hamza Bey’in (1148/1735) babası Sâni Bey zâde Hüseyin Bey’in(1149/1737) kitabesinde yazan; “Ziyâretinden Murâd olan bir duâ’dır. Bu gün bana ise yarın sanadır.” ifadesi kökenli o tabelayı arıyor. Bir ‘Gerçek yürek’  bu şekliyle koyabilse onu yerine de nesillerimiz de okumayı sürdürse diyorum da bugün asıl da, ölüsüne bile hürmeti olmayan bir ‘yokedilişi-yokediciyi’ hatırlayalım istiyorum, imdi o…

***

Söz ettiğim tabelanın çok da uzağında olmayan Atapark alanı da incitiyor bendenizi; türbesi yanıbaşından geçerken dahi farkında olmadığımız Gülbahar Hatun anamızın ruhu da incitiyor beni; ‘Dur ey yolcu!’ der gibi çünkü!..

İsterdim ki ‘Trabzon’dan münevver kadınlar’ çıksın da onun adına bir dernek kursunlar; Batılı Beyaz Adam tarafından ‘üretilen yeni kadın modellere!!’ ne/kim olduğunu da anlatacak olan!

Adını da söylemiştim, konuştuğum birkaç hanımefendiye; “Bacıyan-ı Rum.” olmalı diyordum ama, şuurlu erkekler gibi, kadınlar da göremiyorum…

Yabancı bir kimliği yaşadığı için farkındalık yaşayamayan kadınlara ne/kim olduğunu haykıracak (!) münever birkaç kadın!

Bu satırları okuyan birileri çıkar diyor, ama çıkacağına inanmıyorum, ümit ediyorum sadece; dönüyorum Gülbahar Hatun anamız rahmetlinin türbesine!

Anaların Yavuzu’nun Türbe ve Camii sorunu!” başlıklı yazımı 22.11.2011 tarihinde yazmış, Gülbahar Hatun ve Türbe ve Camii duvarlarındaki tarih plakalarında yazılı tarih yanlışlıklarını ilk  yazmış, bir televizyon programımda da dile getirmiş, yazdığımın farkında olamayan diyelim iki ağabeyimizden biri de yazdı, diğeri de konuştu ama, ancak çok sonraları düzeltilmişti o hatalar; neden zelil hâlde bulunuşumuzun açıklaması da zaten, söz ettiğimiz ‘kendimize yabancılaşmamız’ oluyor.

Şimdi de yine bir Gülbahar Hatun yazısı, tarihe göndermek için oluyor bu da

***

Yazacağımı bana anlatan kişi, Hüseyin Cahit Hacısalihoğlu ağabeyimiz, doğumu 1922, Söğütlü’de doğup, Ortahisar ve Ganita’da ikamet etmiş bir büyüğümüz.

30.09.2013 tarihinde ondan dinlediğim hadiseye şahid olarak kardeşim Faruk Musaoğlu’nu ve de Nevzat Şakar isimli “eski arkadaşını” gösteriyorum; o’nun ofisinde Hüseyin Cahit ağabey ile Tahsin Uzer’in “Kimliğimizi; tabularımız da olan İmaret Mezarlığını yokettiği 1937-38-39 yılları günlerini konuşuyorum…

Bugün Atapark dediğimiz alanda, o günlerde; Hâtuniyye/İmâret Külliyesi’ni oluşturan cami, türbeler, medrese, imaret, mezarlığı; İmâret Mezarlığı içerisinde ise, üç adet de türbe bulunuyordu.

Bunlardan iki tanesi, artık orada olmayan İmaret Mezarlığı’nın kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerinde idi, üçüncü türbe ise, Yavuz Sultan Selim Han’ın annesi bir başka deyişle ‘Anaların Yavuzu’ Gülbahar Hatun rahmetlinin türbesi oluyor; sözettiğim alanın güneydoğusunda, Hatuniye/Gülbahar Hatun Camii hemen yanıbaşında, hâlen de orada bulunuyor…

***

İsmi, Hüseyin Cahit Yalçın’a atfen, Hüseyin Cahit adını aldığını ifade eden Cahit ağabeyimiz; mezarlığın kuzeyindeki iki türbeden kuzeydoğu/Zağnos Köprüsü tarafında bulunan –diğerine göre çok daha güzeldi dediği türbe için– Eski Trabzon Valisi Kadri Paşa’ya aitti derken, kuzeybatı/Hamza Paşa Mezarlığı tarafında olanın ise, Trabzon’da valilik yapmış Yusuf ve Asım Paşalara ait olduğu da biliniyor.

Cahit ağabey, –Her iki türbe de yıkılıp yokedildi, ben o gün oradaydım diyordu.

Yıkımda sıra Gülbahar Hatun Türbesi’nin yıkılmasına gelip; kazma kürekli adamlar yanıbaşına gelmişlerken, işte o an birisi çıkıyordu ortaya, çığlığıyla diyordu…

Kendisine sordum: –Kimdi acaba?

Tarihe not düşmek, o rahmetliyi yaşatmak (!) istiyordum çünkü…

Eyvahh..

İsmini bilemiyor: –Eşraftan biriydi diyordu sadece..

İsmini bilemediğimiz o rahmetli; bakmış ki, ‘kazmalar’; Gülbahar Hatun anamızın türbesine ulaşmış, ‘vurmak üzere’ de ayağa kalkmış; seyirci (!) çok ama, o an sadece o haykırıyormuş:

 

Efendiler bu kainatın bir padişaha biraz fazla, iki padişaha az geldiğini söyleyen cihan padişahı Yavuz’un annesi burada yatıyor; bu padişahı karnında 9 ay taşıyan-tutabilen kadına bir türbe yeri çok mu!..

 

O’nun bu çağrısı ‘Hızır gibi’ yetişince, ‘kazma()lar’ duruyor; Gülbahar Hatun Türbesi işte o yıkım günü atılan bir çığlıkla, yıkılıp yokedilmekten kurtuluyor, o ‘haykırış’ bugüne onu getiriyordu!.

Bu hatırasını bizimle paylaşan Hüseyin Cahit Hacısalihoğlu ağabeyimiz, –Tarihi cesur adamlar yazar ifadesini de anlatması sonuna ekliyordu.

Bu hatırasını bizimle paylaşan Hüseyin Cahit Hacısalihoğlu ağabeyimize sağlık sıhhat niyaz ediyor, şükranlarımı da sunuyorum. Onun sayesinde her dönemde görülebilen, “Kendi/Öz değerlerine yabancılaşmış Didon kafa’ların Tahsin Uzer örneğini”, bugün onun sayesinde ‘tarihsel çöplüğe’ gönderiyorum!..

***

İmaret Mezarlığı’nın Yokedicisi Tahsin Uzer; isim benzerliği sebebiyle hemen hepimizce ‘Trabzon Valisi’ olarak algılanıp, “VALİ Tahsin Uzel İmaret Mezarlığı’nı yıktı” deniliyor ki, bu yanlışlığı burada tespit ediyor; “Yokedici olan Trabzon Valisi Tahsin Uzel değil, Üçüncü Umum Müfettiş Tahsin Uzer’di” de diyorum…

***

Cemal Rıza Çınar’ın, Halk Gazetesi’de, 8 Aralık 1938’de, “Yeni Parka Atapark Adı Niçin Verildi?” başlıkla çıkan yazısında; Atatürk’ün, şehri son ziyaretlerinde yanında bulunan Üçüncü Umum Müfettiş Tahsin Uzer’e, İmaret Mezarlığı’nı göstererek, –Tahsin, bu memleketin en güzel yerinde bu manzara nedir(?) diye sorduğu, bunun üzerine, Belediyenin 1931 yılında aldığı mezarlığın taşınması kararı uygulamaya konularak buranın park olarak düzenlenmesi çalışmalarına hız verildiği, Atatürk’ün işaretini önemli bir buyruk olarak değerlendiren Tahsin Uzer’in, konuyla bizzat ilgilenerek çalışmaları yerinde idare etmek üzere park içinde çadır kurdurduğu da ifade edilmiş bulunuyor(x).

Paris’te ameliyat olduğu hastaneden bile İmaret mezarlığının yokedilişini adım adım takip ettiği de yazılan Yokedici- Gülbahar Hatun Türbesi’ni de yıkmak isteyen Tahsin Uzer’e, orada o gün olup da –Yıkmak istediğinize göre Türbeye karşı olmalısınız(?)’ diye sorabilsek eğer, muhtemel cevaplarının, –Hayır karşı değilim olacağı bilinebiliyor.

Peki, bugün sağolabilseydi de –Yıkmak istediğinize göre Türbeye de karşı olmalısınız(?’ diye sorabilseydik eğer, İmaret Mezarlığı’nı yıkıp yokettiği günkü zihni yapısını savunur muydu dersiniz!..

Tabii ki hayır…

Bugünlerde tarih tekerrür ediyor…

***

Trabzon Ayasofya’sının 2012 yılında, tamamen de değil, kısmen bile Camii yapılmış olmasına hâlen bile karşı olan kimi –Müslümanım diyen insanlar ya da “kendine yabancılaşmış” zihni yapıya, –Trabzon Ayasofya’sının Camii olmasına karşı mısınız(?) diye sorulsa, onlardan duyacağımız cevap, Tahsin Uzer benzeri kendine yabancılaşma örneklerinin cevabı olacaktır:

Biz Müslüman Mezarlığına karşı değiliz ve/veya Cami olmasın/a’ karşı değiliz!

Didon kafa’ların 2012-13-14-15 yılı versiyonları da zaten aynı düşünceyi seslendirmişti, hâlen de seslendiriyor:

Ayasofya Camii, Müzesi olsun, ama yanlış anlamayın biz Cami olmasın-A karşı değiliz(!!)

Bugünler, Dün olarak yaşanılıyor!..

***

Dönemin Trabzon Belediyesi, 27 Haziran 1938 tarihinde aldığı bir kararla Tahsin Uzer’e, “Trabzon Şehri Hemşehriliği” unvanı vermiştir ki(x), kıymetli sanat tarihçimiz Semavi Eyice’nin;  Türkiye’nin belli şehirlerinde mezarlıklar, inkılapçı görünmek isteyenlerce inanılmaz bir hınçla yokedildi şeklindeki açıklaması (x), bu ‘zihni kirli kafa’nın, “Hemşehrilik” unvanının geri alınması için yeter bile diyorum.

Sahi, ne dersiniz!

Çığlık’ atabilir misiniz!..

Ya da Belediye, Valilik bunu yapmalı değil mi?

***

KENDİNE/Özüne YABANCILAŞMIŞ” zihni yapıyı yazılarımda “YERLİ OLMAYAN YERLİ” olarak da tanımlamıştım. ALAFRANGALAŞMA da denilen bu sorunumuzun başlaması ilk olarak, “Tanzimat Fermanı/1839’da” olmuş, peşinden “Kırım Savaşı/1854-56 sırasında” yaygınlaşmıştı. Kırım Savaşı’nda İngiliz(Protestan Hıristiyan) ve Fransızlar’la(Katolik Hıristiyan) ittifak yapıp, Rusya(Ortodoks Hıristiyan) ile savaştık. O günlerde Müslüman halk İstanbul’a çok sayıda gelen Fransız ve İngiliz askerlerinden hoşlanmamış, önce İngiliz, Fransız askerlerine, sonradan ise tüm Avrupalılar’a ‘DİDON’ adını takmıştı. “Didon” tabiri, Müslüman halk arasında sadece gayrimüslimlere verilen bir unvan olmakla kalmamış, bu tabir, Avrupai adetleri benimseyen(Müslümanım diyenlerden, alafrangalığa heves eden) Müslümanlar için de kullanılmıştı(x). Bendeniz Didon tabirini, “Müslümanım diyenlerden, yaşanan hadiselere Sahte Tarihsel Kültürel Model olan “BATI TARİHİ MODELİ üzerinden bakan/Müslümanım diyenler için kullanıyorum… Haşemacısı, Bikinicisi, Milliyetçisi, İslamcısı, Türkçüsü, Sosyalisti, Kürtçüsü vb. DİDON KAFA…

İspanya’da MS 715-1492 tarihleri arasında, yaklaşık sekiz asır devam eden “İslam Medeniyet Güneşi”nin sonunu getirenlerin çelişkisi de bu tip kafa yapısı; “Kim ne olduklarını bilemeyiş” oluyordu…

Bugünlerdekilerin sorunu da bu:

“Alafrangalaşmış tipler” veyahuttaBagajların Yanlış Yük Yüklenmesi” oluyor…

 

Ahmet MUSAOĞLU

Yorumlar

Yüreğimizi acıtan bu tarihi olayı gün yüzüne çıkardığın için müteşekkirim.O meçhul Kahraman hemşehrimize de rahmetler niyaz ediyorum.

Mehmet Hocam, yüreğine sağlık, asıl biz…

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. İşaretli yerleri doldurun *